Kasım 5th, 2008 admin
Terk edilmek insanı her yaşta kötü etkileyen ve travmaya neden olan bir durum. Ancak özellikle çocukluk yıllarında, bakıma muhtaç olunan zamanda, kendisine bakan ebeveyni tarafından terk edilmek daha büyük travmalara neden oluyor. Hürriyet Gazetesinden Füsun Saka, Memory Center Nöropsikiyatri Merkezinden Uzman Çocuk Psikiyatristi Dr. Ahmet Çevikaslan ile çocukluk yıllarında terk edilme psikolojini yaşayanlar üzerine bir röportaj yaptı
Ebeveynlerince istenmeyen ya da istenmediği düşünülen çocukların psikolojisi nasıl gelişiyor?
Terk edilmek; yaşı ne olursa olsun her insan için travmatik bir deneyimdir. Terk edilen kişi çocuk, terk eden de anne veya baba olduğunda bu terk etmenin verdiği acı çok daha yoğun yaşanır. Çocuğun yaşadığı acının şiddetini sadece terk edilme değil terk edilme biçimi, öncesinde ve sonrasında yaşananlar da etkiler. Terk öncesinde aile içinde yoğun çatışmalar varsa, (çocuğun kendisine veya aileden bir başkasına uygulansın) korku ve şiddet ortamı var ise zaten çocuğun belleğinde yeterince acı birikmiştir.
Terk deneyimi yaşanan acının en vurucu noktası olur. Terk edilme sonrasında, çocuğun bu travmayla kolay başa çıkması için çevresindeki sosyal desteklerin güçlü olması gerekir. Diğer ebeveynin (anne veya baba) ya da aileden birisinin destekleyici figür olarak yanında olması, bakımını sürdürmesi çocuğun en büyük güvencesidir. Çocuğun terk edilme nedeniyle yaşadığı mutsuzluğun derecesini belirleyen en önemli unsurlardan birisi de; anne veya baba yoksunluğunu kaç yaşında yaşadığıdır. Bebeklik çağında terk edilen bir çocuğun öncelikle günlük bakımı aksar, bu da çocuğun beslenmesini ve uykusunu aksatabilir, çevreden gelen sevgi ve şefkat mesajları kaybolur, bu yoksunluk uzun sürerse çocuğun gelişiminin dahi etkilenebileceğini söyleyebiliriz. Çocuk büyüdükçe; aile içindeki sorunları daha kolay kavrar, zihinsel gelişimi daha ileridir. Okul öncesi yaşlarda neden-sonuç ilişkisi kurmakta zorlanan çocuk; okul çağlarında artık ailedeki sosyal ortamın da bilincindedir. Ergenlik çağında ise anne babanın yokluğu, ergen üzerindeki anne baba denetimin ve modelliğinin yokluğu demektir, ergenlikteki kimlik karmaşalarının ve kişilik patolojilerinin de en önemli nedenidir.
- Bir çocuk için anne neden çok önemlidir? Eksikliği neler yaratır?
Çocuk, gözlerini açtığında ilk olarak gördüğü bağlanma ve sevgi nesnesidir. Varlığı güvence verir, sevgi ve bakım gereksinimini karşılar, çocuğun sağlıklı kişilik gelişiminde ayna görevi görür. Yokluğu ise bütün bu gereksinimlerin karşılanmaması veya (ileriki yaşlarda) kesintiye uğraması anlamına gelir.
Herkes anne olabilir mi? ya da her insanın anne olmaya hakkı var mıdır? doğurup doğurup terk ettiklerini düşünürsek! bu duruma nasıl bir çözüm getirilebilir?
Annelik hakkının tartışılması diye bir düşünce söz konusu olamaz. Fizyolojik ve ruhsal yeterliliği olan her kadının buna hakkı vardır. Toplumsal yaralarımızın sorumluluğunu (bu kitapta olduğu gibi) anne babalara yıkmak ve annelik ruhsatını tartışmaya açmak biraz romantik ve fantastik bir düşünce. Eğer aile bir toplumsal kurum ise, herhangi bir kesimi günah keçisi ilan etmeden; bütün toplumu ilgilendiren daha ileri düzenlemeler yapılmalıdır. Anne baba eğitim çalışmaları, sivil toplum örgütlerinin ailelere yönelik aktiviteleri, yuva, yurt vb devlet kurumları içindeki sorunların çözülmesi, suç örgütleri ile daha etkili mücadele edilmesi vb gibi birçok eylem ve bütün bunları gerçekleştirecek yasal düzenlemelerin yapılması daha gerçekçi olur. Hangi anne çocuğunu bu kadar kolay bırakır ki.
- Annesiz babasız büyüyen çocuklar ileride problemli olur demek doğru mudur?
Birebir kesinlikte neden sonuç ilişkisi kurmak haksızlık olur ama büyük oranda gerçekçi bir önermedir. Anne baba çocuk için bakım verendir, çocuğun bedeninin sağlıklı gelişimini sağlar, sevgi ve şefkat verendir, çocuğun tutarlı duygusal gelişimi için öncülük eder, disiplin verendir, aşırılıklarını dizginler, iyi davranışları için model olur, çocuğun ekonomik güvencesidir, yaşamı boyunca en fazla güvenebileceği figürlerdir. Bütün bu nedenlerle, çocuk gelişiminde bu kadar çok işlev taşıyan anne babadan yoksun kalmak her çocuk için zordur.
Yapılan araştırmalar ve klinik deneyimlerimiz gösteriyor ki; anne veya babanın gereken yerde ve zamanda çocuğun yaşamında olmaması, çocuğun o anda ve gelecekte pek çok psikiyatrik ve fizyolojik problem yaşamasına zemin hazırlayabilmektedir. Bebelikte anneden yoksun büyüyenlerin ileri yaşlarda bağımlı kişilik yapısı geliştirebildiklerini, hatta terk depresyonu’ dediğimiz, kaybetmeye/yalnız kalmaya aşırı tahammülsüzlük ile tipik kronik depresyonlara yatkın oldukları bilinen bir gerçek. Ebeveyn yoksunluğu çocuğun gelişimini dahi aksatabilir, konuşmayı geciktirebilir, kas gelişimi zayıf kalabilir, zeka gelişimi duraksayabilir. Annenin yetersiz kalarak büyüttüğü çocuklarda ve bazen yuva çocuklarında; insanlarla ilişkilerde sınırsızlıklarla tipik ‘reaktif bağlanma bozukluğu’ dediğimiz sorunu sık görebiliyoruz. Anne baba modelinin olmadığı bir ergen, ciddi kimlik karmaşası ve kişilik patolojisi yaşamaya aday demektir.
- Çocuk için anne yokluğu mu baba yokluğu mu daha ağırdır?
Annenin veya babanın çocuk gelişiminde aldığı role göre ve çocuğun cinsiyetine göre değişir. Temelde yer alan sevgi, bakım, disiplin gereksinimleri dışında; kız çocuk feminen özellikleri (annelik, kadınlık) anneden, erkeklerle ilişki biçimini babadan, erkek çocuk ise maskülen özelliklerini (babalık, erkeklik) babadan, kadın figürlerle ilişki biçimini ise anneden görür ilk defa. En doğruyu söylemek gerekirse; birisinin yokluğunda, bütün rolleri anne veya baba tek başına üstlenecek, hem yükü iki kat artacak, hem de çocuğa yanlış modellik söz konusu olacaktır.
- Anne ya da baba hangi duygularla çocuğundan vazgeçmek ister?
Aklı başında hiçbir anne çocuğundan vazgeçmez. Türe özgü olan annelik davranışının doğasına aykırıdır. Ama çeşitli yaşamsal güçlükler ve travmalar nedeni ile çocuğunun bakımını sürdürmekte yetersiz kalabilir, zorluk yaşayabilir, dışardan zorlanabilir. Baba ile sorunlar yaşar, ikinci evliliğe özgü sorunlar yaşar, ekonomik gücü yoktur vs. Aslında terk edilen çocuğun kendisi değil, ağır gelen yaşamsal zorluklardır. Terk etme duygusu; geçici duygusal nedenlerle de olsa sadece terk edilene değil, terk edene de acı verir. Burada yapılan röportajlar, çocukların kendileri ile yapılan konuşmalar. Anne babalar açısından bakmakta da yarar var. Üstelik unutulmamalı ki, sokakta yaşayan çocukların çoğunun aileleri var ve evden kaçmak, haklı gerekçeleri olsa da kimi durumlarda kendi tercihleri.
- Bazı anneler çocuklarından birine şiddet uygulayıp diğerlerine karşı sevgi dolu olabilir diyorlar. Bu doğru mu? Nasıl açıklanabilir?
Bizim toplumumuzda anne babalar çocuklarına karşı, kendi duyguları ve beklentilerini ölçü alarak davranma eğilimindeler, yani çocuklarına empatik davranma zorlukları var. Çocuğunu kendi beklentisi ile büyüten bir anne de, beklentiye daha iyi karşılık veren çocuğa daha olumlu yaklaşabiliyor, yani o çocuk ‘iyi çocuğu’ oynuyor, bu durumda, annenin beklentisine karşılık veremeyen diğerine de ‘kötü çocuk’ rolü kalıyor. Annelerin bilinçli olarak yaptığı bir şey değil bu. Şiddetin yer aldığı bir ailede şiddeti de kötü olan görüyor doğal olarak. Bu tür grup dinamikleri yanında; çocukların kişilik özellikleri de söz konusu. Gelişim sorunları olan, davranım bozuklukları olan, psikiyatrik problemleri olan çocuklar da; aile içinde sağlıklı ilişki kurma güçlükleri nedeniyle şiddetin hedefi olabiliyorlar.
- Ailelerinden uzak bu çocuklara nasıl yaklaşmak gerekir?
Sokak çocuklarının artışı ile birlikte bir sokak kültürü de keskinleşmeye başladı. Sokaklarda duygu sömürüsü ile bir şeyler satan çocuklar herkesin malumu. Bazen bizim insanımız da farkında olmadan, koruyucu davranmak bu kültürü ve çocukları sokaklarda istismar edenleri ödüllendirici olabiliyor.
Ayrıca, bizim toplumumuzda çocuğun anne babadan gördüğü şiddeti hafife alma, hatta göz yumma eğilimi var. Çocuğun şiddete maruz kaldığı ortamlarda, bu durumu ilgili yerlere bildirmek vatandaşlık görevi olmalı.
- Aile içinde her türlü şiddete maruz kalan çocuklar için ne söyleyebilirsiniz?
Anne babaların bilmeleri gerek şeyler var:
- Şiddet, iletişimde beceriksizliktir. Bireyleri arasında sağlıklı iletişimi başaran aileler şiddete gereksinim duymazlar.
- Şiddetin azı, yararlısı, geçicisi olmaz. Korkutucu olan ve itaate zorlayan bütün eylemler, sözler, tavırlar şiddet anlamına gelir. Sizin ne yaptığınız değil, çocuğunuzun nasıl algıladığı önemlidir. Bazen bir çocuk; ters bir bakıştan bile örselenebilir. Bir kez denediniz mi devamı gelir.
- Şiddet ile elde ettiğiniz sonucu yeniden elde etmek için bir dahaki sefere daha yoğun şiddet uygulamak zorunda kalırsınız
- Şiddeti gören çocuk, uygulamayı da öğrenir, o da büyüdüğünde şiddete yatkın bir büyük olarak kendi çocuklarına da şiddeti uygular
Posted in psikoloji | No Comments »
Kasım 5th, 2008 admin
BUGÜN - ABD’nin Chicago eyaletinde American Dietetic Association toplantısında insanı mutlu eden yiyecekler ele alındı.
Çalışmaları hakkında bilgi veren Dr. David Vanata, 240 yetişkine 62 yiyecek vererek hangisinin onları daha mutlu ettiğini sorduklarını belirtti.
Genel olarak bakıldığında mutlu ve memnun eden, rahatlatan üç yiyeceğin öne çıktığını söyleyen Vanata bunların; dondurma, çikolata ve kek olduğunu söyledi.
Sıralama ise şöyle:
En çok mutlu edenler: Dondurma, çikolata, kek, üzüm ve pizza.
En az mutlu edenler: Soya, avakado, somon.
En çok rahatlatanlar: Çikolata, dondurma, üzüm, elma, portakal, makarna.
En çok hatırlananlar: Dr. Vanata ikinci olarak araştırmaya katılanlardan en çok hatırladıkları besinleri belirtmelerini istedi. Sonuçta katılımcılar sağlıklı olan yiyecekleri sağlıksız olanlardan daha çok hatırladı. Onları mutlu eden yiyeceklerin yerine, neden yerken mutlu olmadıklarını hatırladıklarına anlam veremedi.
Posted in psikiyatri | No Comments »
Kasım 5th, 2008 admin
Ailelere, çocuk yetiştirme konularında destek ve eğitim amaçlı programlar sunan Bengi Semerci Enstitüsü kurucu Başkanı Prof. Dr. Bengi Semerci, okula giden çocuğun olduğu her evde, anne babalarla çocuklar arasında ki savaşın adının ders çalışmak olduğunu söyledi.
Ailelerin çocuğun çalışmadığından, çocukların ise ailelerinin çalışmalarını anlamadığından yakındıklarını vurgulayan Prof. Dr. Bengi Semerci şunları söyledi:
“Çocuklar ders çalışmayı isteyip yapamadıklarından, aileler dersin başına oturmadığından şikayetçidir. Çocuklar çalıştıklarını anlamadıklarından yakınıyor, aileler aklını vermediğinden. Bu liste uzayıp gidiyor. Peki kim haklı? Herkes haklı olabilir. Bu tartışmaların olduğu evde öncelikle bakılması gereken şey çocuğun ders çalışmasını engelleyecek bir durumu olup olmadığıdır. Dikkat eksikliği, öğrenme güçlüğü, depresyon, anksiyete bozukluğu, arkadaş ilişkilerinde sorunlar, davranım sorunları bizim gözümüzden kaçıyor olabilir. Bunlar için gerekeni yapmışsak veya bunlar yoksa çocuğun kapasitesine bakmak gerekir. Belki de bizim beklentilerimiz çocuğumuzun yeteneklerinin üstünde olabilir. O zaman yapılması gereken onu bizim isteklerimizi gerçekleştirmek için zorlamak değil, beklentilerimizi onun düzeyine göre ayarlayıp, herkesin mutlu olmasıdır.”
Herkes için geçerli olan verimli ders çalışma kuralları :
1- Öncelikle karar vermek gerekir. Ders çalışma bir iştir. Bu işe başlamak için onunla inatlaşmamak, istek gelmesini beklememek gerekir. Karar verdiğiniz an uygun andır.
2- Çalışılacak ders ve amaç belirlenmelidir. Çalışmaya harcanan zaman değil, ne yapıldığı önemlidir. Aileler sık sık süreyi az bulurlar. Ama uzun süre masa başında oturmak demek, çalışmak demek değildir.
3- Çalışma ara verilerek yapıldığı zaman verimlidir. 45 dakikalık çalışma aralarına, 15 er dakikalık dinlenme zamanları koyulmalıdır. Dikkat eksikliği olan çocuklarda oranlar değişebilir.
4- Başlarken nereden nereye ve ne süre çalışacağınızı saptamış olmalısınız.
5- Çalışma saatlerini en iyi öğrendiğiniz, dikkatinizin en iyi olduğu zamanlara göre ayarlayın.Yemekten hemen sonra, yorgun olduğunuz bir zaman başlamak için uygun zaman değildir.
6- Dinlenme hava almak, su içmek, biraz ev içinde dolaşmak gibi aktiviteleri içerir. Arkadaşlarla telefonda konuşma, TV izleme, uyuma gibi şeyler geri dönüşü engeller.
7- Ders çalışma sırası da önemlidir. En verimli zamanda daha zorlanılan derslerin çalışılması, benzer derslerin art arda çalışılmayarak araya farklı dersler konulması verimi arttırır.
8- Ders çalışma bir çeşit kendi kendini disipline sokma yöntemidir. Dolayısıyla öncelikle ne kadar zamana sahip olduğunuzu bilmek ve bu zamanı, ders dışı aktiviteleri de hesaplayarak, en verimli şekilde nasıl kullanacağınızı planlamak gerekir.
9- Hafta içi ve hafta sonu için ayrı plan yapılmalıdır. Çünkü iki zaman dilimi çoğunlukla birbirinden farklı aktiviteleri içerir.
10- Ders çalışma planının üzerinize göre dikilmiş bir elbise gibi olması çok önemlidir. Aksi takdirde planladığınız aktivitelere ve zaman uymanız zorlaşır ve bu da motivasyonunuzu düşürebilir.
11- Zamanı planlarken daha önce bahsettiğimiz zaman planlama metotlarından yararlanabilirsiniz. Ancak basit bir örnek aşağıdaki gibi olabilir: Hafta içi okuldan geldikten sonra yatana kadar 6 saatim var. Bunun 1 saatini dinlenme ile geçirebilirim. Geriye 5 saatim kalır. Ailece akşam yemeği yemek bizim için önemlidir ve bu da sofranın hazırlanması, yemek ve bulaşıkların kaldırılması da dahil olmak üzere 1 saatimi alır. Geriye 4 saatim kalır. Bu 4 saatin 2 saatini ders çalışarak harcayabilirim. Bu 2 saat ders içerisinde yarımşar saatlik 2 mola alacağım düşünülürse, dersle ilgili zamanım 3 saat olur. Kalan 1 saati de kendime ayırıyorum. Tv izleyebilirim, ailemle sohbet edebilirim, ya da kitap/dergi/gazete okuyabilirim.
12- Böyle bir plan yapıldığında yapılacak şeylerin sınırları ve saatler net bir biçimde ayarlanmış olur. Ancak gerektiğinde aktivitelerin yerini değiştirmek mümkündür.
13- Ders çalışırken dikkat edilmesi gereken bir nokta da bir dersin nasıl çalışıldığıdır. Bunun en verimli şekli Tekrar-Ödev/Test-Sonraki Konuya Hazırlık sırasını takip edebilmektir.
14- Derslerin günlük tekrarı bir bilginin kısa süreli bellekten uzun süreli belleğe yani bilginin daha uzun süreli saklanıp gerektiğinde geri çağırabileceği yere gönderilmesi açısından önemlidir. Ayrıca araştırmalar kanıtlamıştır ki, toplu halde halde ve bir kez yapılan bir tekrara göre sık ve daha az miktarlarda yapılan tekrarların daha etkilidir.
15- Sonraki konuya göz atmak sınıfta ne anlatılacağını bilmeyi ve dolayısıyla anlatılacak olan materyali daha iyi dinleyip anlayabilmeyi sağlar.
16- Büyük tatilleri (Bayram, arayıl, yaz,vb) eksiklerinizi tespit edip tamamlamak için fırsatlar olarak değerlendirin.
17- Eksik tespit ederken detaycı olun. Bütün olarak bir konuyu bildiğinizi düşünebilirsiniz, ancak o konunun bir bölümü sizi daha çok zorluyordur. O vakit eksik konularınız arasına onu da alın.
18- Ders çalışırken kendinize çalışacağınız konu ile ilgili hedefler koyun. Bu bir süre hedefi (her dersi 45 dakika çalışmak) ya da çalışılacak materyal hedefi (bir ünite bitirmek ya da beli bir sayıda soru çözmüş olmak) olabilir.
19- Ders çalışma alışkanlığı kazanmakta zorlanan biriyseniz koyduğunuz hedefleri kademeli olarak artırmaya çalışın. Eğer 45 dakika dikkatinizi toplamak size zor geliyorsa yarım saatle başlayın ve giderek artırın. Küçük bir hedefle başlamak hiç başlamamaktan daha iyidir.
20- Ders çalışacağınız ortam sessiz, dikkatinizi dağıtacak şeylerden arındırılmış olmalıdır. Aynı şeklide çok rahatsız bir sandalyede ders çalışmak kadar çok rahat bir koltukta ders çalışmak da dikkat dağıtıcı olabilir. Dikkati mümkün olduğu kadar uyanık tutmak için masa başında ders çalışmak en uygunudur.
21- Ders çalışırken sizi neyin böldüğü konusunda dürüst olun. Eğer cep telefonunuzsa bu süre içinde kapalı tutun, aklınız bilgisayarınızda kalıyorsa bağlantı kablosunu bir süreliğine çıkarıp evde farklı bir yere koyun hatta evdeki diğer insanlardan birine verin.
22- Panik, çalışmanızın en büyük düşmanlarından biridir. Sakin olun ve koyduğunuz hedefe ulaşmaya çalışın.
23- Sizin için en uygun çalışma saatini belirlemeye çalışın. Bazı insanlar için sabahın erken saatleri uygundur, bazıları içinse akşam saatleri.
24- Özellikle sonrasında hatırlamakta güçlük çektiğiniz şeylerle ilgili kısa notlar alın ve görebileceğiniz bir yerde tutun. Bir şeyi okuyarak çalışıyorsanız altını çizin. Her bölüm sonuna o bölümle ilgili kısa notlar alın.
25- Size karmaşık gelen ve anlamakta ya da akılda tutmakta zorlandığınız şeyleri şemalaştırın ve bu şekilde çalışın. Bir teoriyi şeklilerle ifade etmek ya da kronolojik sıralama yapmak işinize yarayabilir.
26- Öğrenmek istediğiniz şeyleri parçalara bölerek çalışın. Bir seferde bütün bir konuyu ya da materyali bitirmeye çalışmayın. Her gün o gün için belirlediğiniz kadarını çalışın.
27- Çalıştığınız konuyla ilgili notlar ya da taslaklarınızı yatmadan önce gözden geçirin.
28- İki sayısal veya iki sözel dersi arka arkaya çalışmamaya gayret edin.
29- Sizin fiziksel durumunuzu (çok aç ya da çok tok olmamak, yorgun ve uykusuz olmamak, vb.) ve çalıştığınız ortamın fiziksel durumunun (sıcaklık,dağınıklık, vb.) kontrol edin.
30- Sözel dersleri çalışırken atlas, grafik, şema, vb materyallerden yararlanmaya çalışın.
31- Çalışma yönteminiz içine soru sorma ve anlatmayı da ekleyin. Bunun için aileden birinden ya da bir arkadaşınızdan yardım alabilirisiniz.
32- Bütün bir kitabı ya da materyali ezberlemeye çalışmak sadece vakit kaybettirir. Bunun yerine önemli kısımlarla ilgili notlar çıkarın ve bunların üzerinde yoğunlaşın.
33- Başlamak için beklemeyin (pazartesiyi, önünüzdeki sınavın geçmesini, ikinci dönemi, vb). Ne kadar çabuk başlamaya karar verirseniz o kadar hızlı sonuç almaya başlarsınız.
Ders çalışmayı engelleyen koşullar
Çalışmak ne kadar çok istense de ve ne kadar iyi planlansa da bazı dış koşullar çalışmayı engelleyebilir.
1- Çalışılan yer çok önemlidir. Karışık, çok eşyalı, güzel manzaralı, duvarlarında bolca poster olan, TV bulunan bir oda çalışma odasından çok çalışamama odası haline gelecektir.
2- Çalışma masasının üstü de, oda kadar önemlidir. Koltuk, yatak üstünde çalışma verimli olmaz.Çalışma masada ve sandalyesinde olmalıdır. Masanın üstü dikkat dağıtacak objelerden temizlenmeli, sadece ders araç gereçlerine yer verilmelidir.
3- Aklımız başka şeylere takılabilir. Dışarıdaki bir aktiviteye, ye da kendi hayallerimize. Dışarıdaki aktiviteden soyutlanmanın yolu uzak olmaktır. Kapı kapalı, sesler gelmediğinde dışarının cazibesi azalır. Hayallerimizi ise biraz ara vererek geçiştirebiliriz.
Ders çalışma için anne babalar ne yapsın?
En başta belirttiğimiz sorunlar olduğunda çözüm aramak anne babanın görevidir. Ama bir sorun yoksa, o zaman kendi tutumlarını gözden geçirmekte yarar var. Çocuk okula başladığı andan itibaren ders çalışma, ödev yapma gibi konularda tüm sorumluluğu kendi üstüne alan bir ailenin, çocuğun birden bunun kendi sorunu olduğunu fark etmesini isteme hakkı olamamaktadır.Ailenin görevi en baştan, uygun ortamı hazırlamak, kararlı olmak ve kontrol etmektir. Onun yerine endişelenmek, ondan daha çok olayı sahiplenmek çocuğun ders çalışmayı ailesi için yapması gereken bir olay olarak algılamasına neden olur. O zaman çalışmayı aileye karşı kullanır. Yani onları mutlu etmek ya da isteklerine ulaşmak, kızdırmak için kullanmaya başlar. Oysa bu onun işidir ve olumlu, olumsuz sonuçlarına da katlanmalıdır. Ailenin evde devamlı “çalış, hadi lütfen çalış” demesi ya da bağırıp, kızması sonuçları değiştirmemektedir. Benzer şekilde rüşvet teklifi yanlış sonuçlara yol açar. Aileler ders çalışırsa çocuğa bir şeyler vaat ederler ve bunun adına “ödül” derler. Oysa bu rüşvettir. Ve çocuğa aslında yapmakla yükümlü olduğu bir işten kazanç sağlama yolunu açar. Benzer şekilde boşa yapılan tehditlerin de anlamı yoktur. Ders zamanı TV, bilgisayar, playstation gibi aktiviteleri kısıtlamak, kontrol etmek kadar, görev yapılmadığında bazı aktivitelerden mahrum ederek ceza vermek de ailelere düşmektedir.
Sonuç olarak, herkes üstüne düşeni yapar, zamanında sorunlar belirlenir ve çözümler araştırılırsa ders çalışma evlerde bir kabus değil, verimli ve hoş zamanlar haline gelebilir.
Sınav kaygısı ile baş etmede anne babalara öneriler:
Sınav kaygısı sadece büyük sınavlara özgü değildir. Bazı çocuklar için her sınav bir kaygı kaynağıdır. Bu kaygı çalışmasıyla bağlantılı değildir. Sınavla ilgili yarattığı olumsuz düşünceler, sınavın kötü geçeceğine ilişkin inanışlar bu kaygının kaynağıdır. Kaygı belirtileri sınav performansında gerçekten düşüşe neden olur. Bu kaygılar başarılı olamama korkusu olan ve bu korkunun aileler tarafından desteklendiği çocuklarda daha sık görülür. Eğer çocuk ailesinin başarıyı çok istediğini hissederse, bu şekilde büyütülmüşse “ailesinin sevgisinin başarısına bağlı olduğunu, başarısız olduğunda sevilmeyeceğini” düşünür.Bu durum kaygıyı arttırır. Günlük sınavların dışında, liselere ve üniversiteye giriş sınavı öncesi, aileler bir yandan çocuklarına “sınavın önemli olmadığını, elinden geleni yapmasını söyler”, bir yandan çok çalışmasını ister ve bir yandan da konuşmaların içinde “Bu sınavı kazandığında herşeyin daha iyi olacağı, yaşamını değiştireceğini” sıkıştırır. Sonra çocuğun kaygısına şaşırır ve başetmesini bekler. Çocuklardan beklentilerini ve bu sınavlaraı ne kadar çok önemsediklerini sözleri ya da davranışlarıyla belirttikçe kaygı artar. Kaygı sırasında sıkıntı, terleme,titreme gibi fizyoyoljik belirtilerin yanısıra, olumsuz düşünceler gelir. “Kazanamazsam benim sonum olur, ailem çok fedakarlık yaptı,onların yüzüne bakamam, kazanamazsam rezil olurum, arkadaşlarım ne düşünür” gibi düşünceleri olumlu hale çevirmek, kaygıyı azaltmak için önemlidir.
Aileler, çocukları için gerekli ortamı hazırladıktan sonra, çocuklarına her koşulda yanlarında olacaklarını hissettirmeleri gerekir.Çocuk, ailesinin sevgisini sadece başarı ile kazanamayacağını öğrenmelidir.Kaygının yoğun olduğu önemli sınav dönemlerinde “sen bunu başarırsın” ya da “boşver, önemi yok.İstemiyorsan çalışma”cümlelerinin her ikisi de çocuk ve gençler üzerinde olumsuz etki yapar. En doğrusu yorum yapmamak, onu her koşulda desteklediğinizi fark ettirmek ve onu dinlemektir. Bunları yapmasına karşın, aile sınav kaygısının sürdüğünü görürse profosyonel yardım aramalıdır.
Posted in Kategorilenmemiş | No Comments »
Kasım 5th, 2008 admin
Kalp hastalığı olan siyahların depresyon tedavisi görme olasılığı beyazların yarısı kadar. Duke University Medical Center çalışmasından çıkan sonuçlar bu yönde.
“Bu önemli bir bulgu. Çünkü kalp hastalığına bağlı ölüm ve komplikasyon riskinde yaşanan 2-4 katlık artış depresyonla ilişkilendiriliyor. Depresyonun yetersiz tedavisi ciddi klinik bir mesele,” diye ifade ediyor çalışma yazarı ve psikolog James Blumenthal.
Kalp hastası olan 727 beyaz ve 137 siyah hastanın katıldığı çalışmada, siyahların %35′inde ve beyazların %27’sinde yükselmiş depresif semptomlar saptandı. Beyazların yaklaşık % 21′i depresyon tedavisi görürken, siyahlarda bu oran % 11.7 idi.
Araştırmacılar aynı zamanda önemli cinsiyet farklılıkları kaydettiler. Depresif semptomları en şiddetli olan hastalarda, beyaz erkeklerin % 43′ü antidepresan kullanırken, siyah erkeklerde bu oran %22 idi. Karşılaştırmada, siyah kadınların % 67’si ve beyaz kadınların % 64′ü antidepresan kullanıyordu.
Çalışma American Heart Journal’da yayınlandı. “Bu bulgular kalp hastalığında depresyonun yetersiz tedavi edildiğini düşündürüyor. Ve bu durumdan en fazla siyah erkekler zarar görüyor. Çok sayıda hastanın mevcut terapötik opsiyonlardan yararlanmıyor olması ciddi bir durum.” Çalışma yazarı ve kardiyolog Dr. Silvina Waldman’ın görüşleri böyle.
Blumenthal’a göre tedavi oranlarındaki eşitsizlik bir çok faktöre bağlı olabilir. Bazı doktorlar bu hasta grubuna tanı koyma konusunda yeterince uzmanlaşmamış olabilirler ve bazı hastalar da doktorlarla depresif semptomları hakkında konuşmaktan rahatsızlık duyabilirler. Sigorta kapsamı ve hastaların nakit masrafları ödeme gücü de bunda rol oynayabilir.
Blumenthal son olarak şunları vurguluyor: “Özellikle kalp hastalarında, depresyonun tanı ve tedavisinde çok daha iyi bir noktaya gelmemiz gerek. Hastalar için uygun olan, tıbbi uygulama kapsamında yer alan, işe yarayan tedavilere ihtiyacımız var.”
Posted in psikiyatrist doktorlar | No Comments »
Kasım 5th, 2008 admin
TARAF - Dünyayı kuşatan kriz ortamında ruh sağlığımızın krizden nasıl etkileneceğini Taraf gazetesi Psikiyatrist Prof. Dr. Can Cimilli’ye sordu. Cimilli, “Psikiyatrik hastalıkların doğrudan dış koşulların etkisiyle oluştuğunu söylemek pek mümkün değil” diyor.
Ekim ayı başında Michigan Üniversitesi’nde gerçekleştirilen Uluslararası Halk Sağlığı Sempozyumu’nda sağlık açısından dünya halklarının gidişatının hiç de umut verici olmadığı bir kez daha görüldü. Gelecek 40 yıllık süreçte, dünya nüfusunun hızla yaşlanması başta gelmek üzere çok sayıda faktör tıbbi tedavi gerektiren hastalıkların sayısında olağanüstü bir artış olacağına işaret ediyor.
Öte yandan sinyallerini daha önceden vermiş olup 2008 yılı başından itibaren yaşanan ekonomik kriz ortamına bağlı olarak Asya ve Afrika halkları başta gelmek üzere açlık ve salgın hastalıkların da kapıda olduğuna dair haberler pek de içaçıcı değil. Bu tarz haberlerin en can sıkıcı olanlarıysa kriz ortamlarının iç dengeleri bozarak psikiyatrik hastalıklara yol açacağına dair öngörüler. Türkiye en az etkilenecek ülkeler arasında sayılsa da, etkileri her geçen gün daha güçlü hissedilen krizin ruh sağlığı ve psikiyatrik hastalıklar açısından olası sonuçlarını öğrenmek üzere Dokuz Eylül Üniversitesi Psikiyatri Bölümü Başkanı Prof. Can Cimilli ile görüştük.
Yaşanan kriz ortamında ve özellikle de ne yönde gelişeceğini bilemediğimiz belirsizlik ortamında ruh sağlığımızda ne gibi değişiklikler oluyor?
Can Cimilli: Hafif bir giriş yapalım… Bir anekdot aktarayım size. Geçenlerde arabamın lastiği patladı, lastikçiye gittim. Tamir sırasında usta “İşler nasıl abi” diye sordu. Ben de, alışkanlık tabii, “İyi” dedim. Bu bir hayretle ve gayet tepkisel “İki aydır iyiyim diyen tek adamsın be abi” dedi…
Kriz ortamında herkesin işleri sarpa sarınca sizin işlerde artış mı oluyor acaba? (Gülüşmeler)
C.C: Çok da olmuyor işte… Onu söylemek için böyle girdim lâfa… İnsanların tabii hayat şartları değişiyor, ağırlaşıyor; o yüzden şikâyetler artıyor. Ancak psikiyatri açısından, yapılan çalışmaların ve istatistiklerin gösterdiği o ki, psikiyatrik hastalıkların —ki bunlara depresyon da dâhil— doğrudan dış koşulların etkisiyle, özellikle de materyal dış koşulların etkisiyle oluştuğunu söylemek pek mümkün değil. Esas olarak genetik faktörler belirleyici. “Olacaksa olur” deriz biz… Dış koşulların hiç mi etkisi yok? Tabii ki var, ama oldukça sınırlı.
“Kriz delirtiyor” gibi bir sonuç çıkarılırsa bu doğru değil yani…
C.C: Eh ben öyle ifade etmezdim tabii de, siz söylediniz…
(Gülüşmeler)
Peki insanlar, bizim sokakta “yaşama sevinci” dediğimiz şeyi kaybetmiyor mu kriz ortamlarında?
C.C: Şimdi kriz derken bu son dönemdeki ekonomik krize gönderme yapıyoruz sanıyorum. Ancak daha da genelleştirerek bu kriz de dâhil olmak üzere bir genel tablo çizmek gerekirse olan şu. Ekonomik kriz ortamında işini kaybetme, ödeme güçlüğüne düşme, iflaslar ve benzeri olaylar söz konusu olduğunda; akut anda ilk tepki tüm harcamaların durdurulması biçiminde yaşanıyor, dolayısıyla sağlık kuruluşuna başvurular da duraklıyor. Bir süre sonra olumsuz sonuçlar ortaya çıkınca ruh sağlığı hizmetlerine başvurular başlıyor. Bu dönemde uyum bozukluğu, depresyon, psikosomatik beden hastalıkları, madde kullanımında artış ve insan ilişkisi sorunları görülebilir. Bunlar yaşanan krizle doğrudan ilişkilidir. Kriz birkaç aydan daha uzun sürer ve derinleşirse, alım gücü hiç kalmazsa, yaşamak ağır bir hayatta kalma savaşına dönebilir elbette. Ancak bu koşullar için bile psikiyatrik hastalığın “sebebidir” demek çok mümkün değil.
Koşulların bir takım genetik hastalık eğilimlerini tetikleyici rolü de mi yok?
C.C: Elbette var. Az önce söyledim, yine söyleyeyim, dış koşulların etkisi sınırlı, ama hiç etkisi yok diyemeyiz. Ancak toplumsal yapı ve kültür özellikleri çok belirleyici. İntihar konusunda sosyolojinin kurucusu Dürkheim’ın çalışmalarını anımsatmak isterim. Dürkheim toplumsal olaylarla intiharlar arasındaki yakın bağlantıyı göstermişti. Dolayısıyla, kriz ortamlarında psikiyatrik hastalıkların sıklığı ya da artışı da ülkedeki politik ya da ideolojik yapılanmayla çok ilintili. Neden? Çünkü başa çıkma yolları ya da kanallar konusu gündeme geliyor ki bu da sosyal yapıyla birebir bağlantılı.
Türkiyeli halkın durumunu nasıl değerlendirirsiniz bu bağlamda? Genelde krizlere, ya da şimdi yaşamaya başladığımız bu krize dirençli miyiz meselâ?
C.C: “Genelde kriz ortamları” diye bakarsak; en ideal başaçıkma yolunun siyasi mücadele içinde olmak olduğu söylenebilir meselâ… Söyleyenler vardır, ve bir psikiyatr olarak bana sorarsanız ben de bu görüşe katılırım. Ancak böyle bir görüşü savunmanın Türkiye’de pratik bir önemi yok. Türkiye’de onyıllardır siyasi mücadele kanalları tıkalı durumda. Politize olmak, bir siyasi ideal için mücadele etmek, bu alanda bir örgütlenme ve üretim içinde olmak insanı psikiyatrik hastalıklardan koruyacak, ya da travmaları hafif atlatmayı sağlayacak en önemli faktör. Peki ne yapacaksınız? Dediğim gibi kanal yok…
Özetle politize olmak ve siyasal bir ideal için mücadele etmek krizle başaçıkmada etkin bir yol diyorsunuz…
C.C: Doğru… Çünkü paylaşmak önemli. Psikiyatrist olarak bizim de yaptığımız benzer birşey zaten. Travmayı “anlatma”nın yararı var. Bu alanda kadınlar üzerindeki toplumsal baskı ve her türden yükler daha fazla olsa da erkeklerin de başka bir dezavantajı var… Erkekler psikiyatrik sorunlar söz konusu olduğunda çok da tıbbi tedavi ya da bakım arayışına girmez. Daha ziyade kendi kendilerine çözmeye eğilimliler. Ama hayır, profesyonellerin yararı olur. Psikoterapinin de yararı olur, ilaçla tedavinin de. Dediğim gibi travmayı anlatmanın her zaman yararı var.
Anlatmak, paylaşmak, politize olmak dediğinizde bende yarattığı izlenimler şunlar: Kendi acısıyla kalmayı, kendine acımayı engellemeye yönelik gibi bu öneriler…
C.C: Doğru… Çünkü farkındalık önemli… Kriz dönemlerinde işini kaybeden insanlar da olacak, tüketim alışkanlıklarında köklü değişiklikler de olacak… Olabilir bunlar… Hatta refah düzeyi ne kadar yüksekse kriz öncesinde, kriz de o derece görünür olur. Eskiden evlerimizde birer telefon vardı, şimdi 3-4 kişilik ailede altı telefon var… Ani olaylarda kriz dönemlerinde çabucak yeni koşullara uyum sağlamak çok zor. Ancak farkındalık önemli. Değişen koşullarda yaşam alışkanlıklarının değişeceğini bilmek ve buna hazır olmak herşeyden önemli.
Posted in Kategorilenmemiş | No Comments »
Kasım 5th, 2008 admin
Beden imgesi, her hangi bir kişinin kendi bedeni hakkındaki düşüncelerini, duygularını ve algılarını ifade eden bir kavramdır. Beden imgesi ile bedenin gerçek durumu arasında belli bir tutarlılık olması, kişinin bedeniyle barışık olması ve ondan memnun olması kişinin olumlu beden imgesine sahip olduğunu göstermektedir.
İnsanların beden imgesi, hem insanın ruh sağlığını etkileyen hem de ondan etkilenen bir kavramdır. Olumlu beden imgesi, insanların ruh sağlığına olumlu katkıda bulunurken, çeşitli ruhsal sorunlar yaşayan kişinin kendi bedeniyle ilgili değerlendirmeleri çoğu zaman olumsuz olmaktadır. Beden imgesi, benlik saygısı ile yakından ilişkilidir; benlik saygısı düşük olanlar daha olumsuz beden imgesine sahiptirler.
İnsanların kendi bedenleri ile ilgili değerlendirmeleri (beden imgeleri) gerçekte olanla uyum göstermeyebilir. Örneğin vücut ağırlığı normal olan bir kişi kendisini şişman olarak algılayabilir ve zayıflamak için çeşitli girişimlerde bulunabilir.
Beden imgesi açısından kadınlar ve erkekler karşılaştırıldığında genel olarak kadınların daha olumsuz bir beden imgesine sahip oldukları görülmektedir. Bunun en önemli nedeni muhtemelen kadınlarda en çok aranan özelliğin güzellik ve çekicilik olmasından kaynaklanmaktır. Zayıf olmanın güzel olmakla eşdeğer tutulması, kadınların kendilerinin olduklarından daha şişman olarak değerlendirmelerine neden olmaktadır*.
*Prof. Dr. Erol Özmen (Celal Bayar Üniversitesi Psikiyatri Anabilim Dalı) tarafından hazırlanmıştır; yazılı olarak izin alınmadan alıntı yapılamaz.
Posted in Kategorilenmemiş | No Comments »
Kasım 5th, 2008 admin
Bu bozukluğun temel özelliği genellikle yüzde olmak üzere bedende gerçekte olmayan bir görünüm bozukluğunun bulunduğu şeklinde düşünce uğraşlarının olmasıdır.
Vücudun dış görünümü ile ilgili düşünce uğraşları özellikle ergenlik çağında olmak üzere pek çok kişide ortaya çıkabilmektedir. Fakat tanı konabilmesi için vücutta bir kusur olduğu şeklinde düşünce uğraşlarının kişide belirgin bir sıkıntı yaratması ya da çeşitli alanlarda işlevgörmede bozulma olması gerekmektedir.*
*Genel Tıpta Psikiyatri Sendromlar” kitabından alıntıdır. Kitabın yazarlarından (Prof. Dr. Erol Özmen, Prof. Dr. Ömer Aydemir, Prof. Dr. Erhan Bayraktar) yazılı olarak izin alınmadan alıntı yapılamaz.
Posted in Kategorilenmemiş | No Comments »
Kasım 5th, 2008 admin
Anksiyete bozuklukları her biri kendine özgü nitelikler taşıyan bir çok hastalığı içeren bir tanı kümesidir. Bu kümede bulunan hastalıklar arasında yaygın anksiyete bozukluğu, panik bozukluğu, agorafobi, özgül fobi, sosyal fobi, obsesif kompulsif bozukluk, posttravmatik stres bozukluğu, akut stres bozukluğu, bedensel hastalıklara bağlı anksiyete bozuklukları, madde/ilaç kullanımına bağlı anksiyete bozuklukları bulunmaktadır.
Yaygın anksiyete bozukluğu’nun temel belirtisi kişinin sürekli aşırı kaygılı olması ve bir çok konuda yersiz biçimde kötü bir şey olacağı endişesi (endişeli beklenti) içinde olmasıdır. Yaygın anksiyete bozukluğu olan hastalarda aşırı kaygı ve endişeli beklenti dışında, huzursuzluk, kolay yorulma, konsantrasyon güçlüğü, kolay parlama, kas gerginliği, uyku bozuklukları da görülmektedir.
Panik bozukluğunda zaman zaman tekrarlayan anksiyete atakları söz konusudur. Panik atağı olarak adlandırılan bu anksiyete atağı sırasında hastada çarpıntı, terleme, titreme, nefes darlığı, baş dönmesi gibi şiddetli bedensel belirtiler görülür; hastalar panik atağı sırasında bu belirtiler yanında ölüm korkusu ya da kontrolünü kaybedeceği (“delireceği”) korkusu da yaşar. Bu anksiyete atakları dışında hastaların çoğunda atağın yineleyebileceği korkusundan başka belirti bulunmaz. Bazı hastalarda ise atağın yineleyebileceği korkusu nedeniyle yalnız başına kalmaktan ya da bir yere gitmekten kaçınma da görülür.
Agorafobi, panik atağı ya da panik atağında görülen belirtilere benzer belirtilerin ortaya çıkacağı korkusu nedeniyle bazı yerlerden ve durumlardan kaçınmadır. Tek başına evde kalamama, tek başına dışarı çıkamama, bir araçla yolculuğa çıkamama bu hastalığa örnek olarak verilebilir.
Özgül fobi, belli bir nesne ya da durumla karşılaşıldığında yaşanan mantıkdışı korkudur. Kişi yaşadığı korkunun saçma olduğunu bilir, fakat bu nesneyle ya da durumla karşılaşmaktan kaçınır. Kedi-köpek gibi hayvanlardan korkma ve asansör korkusu bu hastalığa örnek olarak verilebilir.
Sosyal fobide, bir topluluk içinde diğer insanların gözünün üzerinde olabileceği durumlarda çeşitli etkinliklerde (konuşma, yemek yeme gibi) bulunmaktan ya da bir etkinlikte bulunduğunda küçük düşeceği ya da utanacağı davranışlar yapmaktan korkma söz konusudur. Sosyal fobisi olan kişiler bu nedenle topluluk içinde konuşmaktan kaçınırlar. Bir topluluk içinde bulunmak ya da konuşmak zorunda kaldıklarında da büyük sıkıntı yaşarlar.
Obsesif-kompulsif bozuklukta kişide obsesyon ve/veya kompulsiyon bulunur. Obsesyon (saplantı) kişinin isteği dışında aklından geçen, saçma olduğunu bildiği halde bilinçli çaba ile kovulamayan, yineleyeci düşüncelerdir. Kompulsiyon (zorlantı) ise kişinin yapmak istemediği halde kendisini yapmaktan alıkoyamadığı yinelenen hareketlerdir. Hem obsesyon hem kompulsiyon, mantıkdışı olduğu bilindiği ve çaba harcandığı halde engellenemez.
Post-travmatik stres bozukluğu ve akut stres bozukluğu ise herkes için ciddi zorlanmalar yaratabilecek kaza, doğal afet, işkence, savaş gibi koşullar sonrasında ortaya çıkan ve kişinin yaşadıklarının yeniden canlanması sonucu yoğun anksiyetenin yaşandığı klinik bir tablodur.
Bedensel hastalıklara bağlı anksiyete bozukluklarında bedensel hastalığın doğrudan beyini etkilemesi sonucunda her türlü anksiyete belirtisinin (anksiyete, endişeli beklenti, panik atağı, obsesyon ve kompulsiyon) ortaya çıkması söz konusudur.
Madde/ilaç kullanımına bağlı anksiyete bozukluklarında bir madde ya da ilacın kullanımı sırasında ya da bırakılmasından sonra her türlü anksiyete belirtisinin (anksiyete, endişeli beklenti, panik atağı, obsesyon ve kompulsiyon) ortaya çıkması söz konusudur.*
Posted in Kategorilenmemiş | No Comments »
Kasım 5th, 2008 admin
Bunaltı, Sıkıntı, Gerginlik, Kaygı
Anksiyete, ruh sağlığı alanında çalışanlar tarafından çok sık kullanılan bir terim olmasına karşın, halk arasında depresyon kadar yaygın bir kullanım alanı bulamamış, daha doğrusu halk arasında günlük kullanıma girememiş bir terimdir. Oysa hepimiz için çok tanıdık çok bildik bir duygudur. Anksiyete (bunaltı), tehlike ya da tehlike olasılığı karşısında yaşanan bir duygudur ve günlük dilde endişe, korku, gerginlik, daralma, huzursuzluk, kaygı, sıkıntı, bunaltı, tedirginlik olarak ifade ettiğimiz duyguları karşılamak için kullanılır.
Normalde anksiyete uyum sağlayıcı bir işlev görür. Kişiyi içten ya da dıştan gelen tehditlere karşı önlem alması konusunda uyarır. Süre ya da şiddet olarak aşırı olması, kişinin yaşamını olumsuz yönde etkilemeye başlaması (mesleki ya da sosyal performansın düşmesi) anksiyetenin tedaviyi gerektiren (patolojik) boyut aldığını düşündürmelidir.
[Kaynak: www.psikoloji.web.tr (izin alınarak alıntı yapılmıştır)]
Posted in psikiyatrist doktorlar | No Comments »
Kasım 5th, 2008 admin
Aile içi iletişim ve ilişki ailenin üyeleri arasında nasıl bir iletişimin ve ilişkinin bulunduğunu ifade eden bir kavramdır.
Aile içi iletişimin iyi olduğu ailelerde bu durum tüm aile bireylerinin ruh sağlığını olumlu etkilemektedir. Aile içi iletişim konusunda toplum içinde en yaygın görülen yanlış inançlardan birisi de aile içinde hiç bir çatışma olmaması gerektiği düşüncesidir. Oysa çatışmanın olmasından çok çatışmanın nasıl çözümlendiği daha önemlidir; çatışmanın uygun bir biçimde çözülmesi de ancak etkili iletişim becerilerinin kullanılması ile mümkündür.
Posted in psikiyatrist doktorlar | No Comments »